islamiHit.com Arama Motoru
 
HAKİKATE AÇILAN KAPI
 
  Ana Sayfa
  Haftanın konusu
  Üç Ayların Fazileti
  Kur'an-ı Kerim oku ve dinle
  Kur'an-ı Kerim
  => Fatiha
  => Ankebut suresi
  => Yasin suresi
  => Muhammed suresi
  => Fetih suresi
  => Rahman suresi
  => Vakıa suresi
  => Haşr suresi
  => Mulk suresi
  => Cinn suresi
  => Nebe' suresi
  => İnşirah suresi
  => Asr suresi
  => Maun suresi
  => Kafirun suresi
  => Nasr suresi
  => İhlas suresi
  => Felak suresi
  => Nas suresi
  Oruç
  Hz.Ali'nin Öğüdü
  Hanım Sahabiler
  Allah Dostları
  Akaid İmamları
  Mezheb İmamları
  Altın sözler
  Sözde Selefilere reddiye
  İmam-ı Gazaliden
  Ahmed er-Rifai'den
  El-Hac Tarhan Bilgiç
  Marifetname
  Akide
  Nefsin Mertebeleri
  Tasavvuf adabları
  Tasavvuf Nedir?
  Mürşid-Şeyh Kimdir?
  Rifai Esası
  Zikir Mertebeleri
  Hz. Mehdi ve Kıyamet
  Öğütler
  Ruh
  Mekke ve Medine
  Esma Kasidesi
  Hz.Ali'nin Kasidesi
  Şiirler
  Şeytanın 12 sözü
  İletişim
  Anket
  Sayaç
  Namaz Vakitleri
Haşr suresi

59-EL-HAŞR SURESİ

 

 

Bu mübarek sûre, "Elbeyyine" sûresinden sonra Medine-i Münevvere'de nazil olmuştur. Yirmidört âyet-i Kerîme'yi içermektedir. Kendisinden evvelki mücadele sûresi ile aralarında büyük bir münasebet vardır. Şöyle ki: Mücadele sûresinde Allah - ü Teâlâ'nın ve Resulünün inkarcılara galip olacakları bildirilmiş, Hak Teâlâ'ya ve Resulüne muhalefette bulunanların adilikleri gösterilmiştir. Münafıklar ile Yahudilerin birbirine karşı yapma bir surette dost görünmekte oldukları teşhîr edilmiştir. Bu Haşr Sûresinde de o inkarcıların hiç ummadıkları bir taraftan mağlûbiyete uğrayarak kalplerine büyük bir korkunun düşürüleceği bildirilmiştir. Ve CenabHak'ka ve Peygamberine karşı muhalefette bulunanlar teşhîr edilmiştir. Münafıklar ile Yahudilerin birbirine dost göründükleri ve Yahudilerin bir hezimete uğrayıp o dostluktan birfâide göremeyecekleri beyan buyurulmuştur.

Maamafih bu Haşr Sûresinin başlıca konuları şunlardır:

1.  Allah - ü Teâlâ'nın bütün noksanlardan münezzeh olduğunu beyan etmek.

2.  CenabHak'kın ve Resûl-i Ekrem'in düşmanlarına galip olacaklarını müjdelemek. 3.. Düşmanlardan alınacak ganimet mallarının kimlere sarf edileceğini tâyin etmek.

4.  Mü'minlerin yükselmeleri, ahlâkî olgunluklara ulaşmaları için kendilerine verilen nasihatlar.

5.  Kur'an-ı Kerim'in yüce değerini, CenabHak'kın mukaddes isimlerini, vasıflarını ilân etmek.

Bu mübarek sûrenin ismi olan (Haşr'den) maksat, kıyamet günündeki haşr ve neşr değildir. Belki Yahudiler'den Ben-i Nadıyrın yurtlarından çıkarılıp etrafa dağılmış olmalarıdır. Bu itibar ile Haşr Sûresine "Ben-i Nadîr" sûresi adı da verilmiştir.

 

 

1. Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa Allah için teşbihte bu-l un m aktadır. Ve O; hakkıyla galiptir, hikmet sahibidir.

1.   Bu mübarek âyetler, bütün m ah I û kat in mutlak galip ve hikmet sahibi olan Al I ah'ü Teâlâ'yı kut s ayıp tenzihte bulunduğunu bildiriyor. İslâmiyet'i inkâr eden bir takım kitap ehlinin kendileri için ilk ceza olmak üzere yurtlarından kovulduklarına ve onlara hiç bir varlıklarının fayda vermeyeceğine dikkatleri çekiyor. O inkarcıların kalplerine Allah tarafından büyük bir korku düşürülmüş olup kendi evlerini kendi elleri ile ve müslümanların elleri ile tahrip etmiş olduklarını ve onların dünyada böyle bir cezaya uğramamış olsalar bile âhirette cehennem azabına uğrayacaklarını ihtar buyurmaktadır.

Şöyle ki: (Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa) Bütün mahlûkat (Allah için teşbihte bulunmaktadır.) O Yüce Yaratıcının kudsiyetini, ortak ve benzerden uzak olduğunu bir lisan-ı hâl ile, bir sözle itiraf edip durmaktadırlar. (Ve O) Kerem sahibi Mâbııd (hakkıyla galiptir) her dilediğini var etmeğe kaadirdir. Ve (hikmet sahibidir.) bütün ilâhî fiilleri, dinî hükümleri bir nice hikmetlere, maslahatlara dayanmaktadır.

 

 

2.   O o -Yüce zat- dir ki: Ehl-i kitaptan kâfir olanları ilk sürgün için yurtlarından çıkardı. Onların çıkacaklarını siz zannetmez idiniz, onlar da şüphesiz zannettiler ki. kendilerini Allah'tan koruyacak olan, karalarıdır. Fakat Allah, onlara hiç hesaba almadıkları bir taraftan geldi ve yüreklerine korku düşürdü, öyle ki: Evlerini hem kendi elleri ile ve hem de mü'minlerin elleri ile harap eder oldular. Artık ey akıl sahipleri!. İbret alınız.

2.   İşte o Yüce Yaratıcının kudret ve galibiyet ve sonsuz hikmet eserlerindendir ki: O Kudret Sahibi Yaratıcı (O) Yüce zât (dir ki, kitap ehlinden kâfir olanları) yâni: Medine-i Münevvere civarında bulunan Ben-i Nâdir kabilesini (ilk sürgün için) haklarında ilk defa vuku bulan bir sürgün olmak üzere onları (yurtlarından çıkardı) sürüp uzaklaştırdı, Şam tarafına vesâireye dağılıp gittiler, (onların çıkacaklarını siz) Ey müslümanlar (zannetmez idiniz) onların kuvvetlerine bakarak onların böyle bir çıkışları sizin hatırınıza bile gelmezdi. (Onlar da şüphe yok zannettiler ki, kendilerini Allah'tan koruyacak olan, karalarıdır.) Pek sağlam yurtlarıdır, onları hiçbir kimse o sağlam yerlerden çıkarıp sürgün edemez, (fakat Allah) O Yüce Yaratıcının azabı, kahr ve yok etmesi (onlara hiç hesaba almadıkları bir taraftan geldi ve yüreklerine korku düşürdü) karşı koymaya cür'et edecek olmadılar, (öyle ki,) O inkarcılar (evlerini hem kendi elleri ile ve hem de mü'minlerin elleri ile harap eder oldular.) tâ ki, kendilerinden sonra oralarda müslümanlar oturup istifâde etmesinler ve bâzı parçalarını kendileri alıp beraber götürsünler (artık ey akıl sahipleri!. İbret alınız.) o inkarcıların başlarına gelen o helak edici felâketleri görürcesine düşünerek onlardan bir nasihat almış olunuz, küfür ve isyanın korkunç akıbetlere sebep olduğunu anlayınız.

 

 

 

3. Ve eğer Allah, onların üzerine sürgünü yazmamış olsa idi, el-bette onlara yine dünyada azap ederdi ve onlar için âhirette ise ateş azabı vardır.

3. (Ve eğer Allah onların üzerine) O Ben-i Nadîr aleyhine (sürülmeği) Medine-i Münevvere civarından sürgün edilip uzaklaştırılmalarını (yazmamış olsa idi) onu takdir buyurmasa idi (elbette onlara yine dünyada azap ederdi) daha büyük felâketlere öldürülme ve esarete uğratırdı. Onlar, böyle cezaları hak etmişlerdi, (ve onlar için âhirette ise ateş azabı vardır.) Onlar, o küfürlerinden dolayı cehennemde ebediyyen azap görüp duracaklardır.

"Haşr" kelimesi, toplamak, bir yerde biriktirmek, bir cemaati yerlerinden çıkarıp savaş ile veya emsali ile rahatsız etmek manasınadır.

"Ba's" etmek yâni: Göndermek, uykudan uyandırmak, ölüyü diriltmek mânâsında da kullanılmaktadır. Nitekim ölüleri kabirlerinden kaldırıp mahşer denilen bir toplanılacak mevkiye göndermeğe de "haşremvat" ve "Bas Ba'delmevt" denilmektedir.

Bu ikinci âyet-i kerîmedeki ilk haşr'den maksat ise Yahudilerin Medine-i Münevvere civarından kovulup gitmelidir. Onların haklarındaki ikinci haşr de kıyamet gününde vâki olacaktır. Veya Hz. Ömer tarafından onların Hayber'den çıkarılıp Şam tarafına sevk edilmeleridir.

"Bu mübarek âyetlerin sebebi nüzulü şöylece beyan buyurulmuştur:" Bu mübarek âyetler: Yahudilerden büyük bir gurup olan Ben-i Nâdir hakkında nazil olmuştur. Resûl-i Ekrem S al I âl âh ü Aleyhivessellem Efendimiz, Medine-i Münevvere'ye hicret buyurunca Ben-i Nâdir ile bir anlaşma yaptı, onlar müslümanların ne lehinde ve ne aleyhinde bulunmayacaklarına dair söz verdiler. Peygamber Efendimiz, Bedr gazvesinde muvaffak olunca onun Tevrat'ta vasıfları yazılmış olan Yüce bir Peygamber olduğuna inandılar. Fakat bilâhare Uhud gazvesinde müslümanların hezimete uğrar gibi olduklarını görünce şüpheye düştüler. Resûl-i Ekrem ile müslümanlara karşı düşmanlıklarını göstermeğe başladılar. Yahudilerden Ke'ab Ibn-i Eşref kırk süvari ile Mekke'ye gitmiş, Kureyş müşrikleri ile görüşmüş, Kabe'nin örtüleri arasında toplanarak       müslümanlar aleyhinde bir ittifakta bulunmuşlar, sonra Ke'ab, arkadaşları ile beraber Medine-i Münevvere'ye geri dönmüştü, işte bu sırada Cibrîl'i Emîn Hazretleri gelmiş, Resül-i Ekrem'e o yapılan ittifakı haber vermişti. Peygamber Efendimiz de Muhammed İbn-i Mesleme'ye emretti, o da geceleyin gidip Ke'ab'ı öldürdü. Sabah olunca Resûl-i Ekrem Efendimiz Zehre denilen bir köyde ikâmet eden Ben-i Nadîr'in yanlarına bir miktar Ashab-1 kiramı ile gitti, Medine-i Münevvere civarından çıkıp gidin diye emretti. Onlar ise Ke'ab'ın öldürülmesinden dolayı üzüntü içinde bulunuyorlardı, on gün müsaade istediler, fakat bu müddet içinde savaşta bulunmayı göze aldılar. Münafıklardan olan Abdullah İbn-i Übey ile arkadaşları ise: "Karalarınızdan çıkmayın, savaşta bulunun, biz de sizinle beraberiz, size yardım ederiz" diye Ben-i Nadîr'i aldatmaya çalıştılar. "Şayet yurdunuzdan çıkarsanız biz de sizinle beraber çıkarız" dediler. Bunun üzerine o Yahudiler, Resûl-i Ekrem'e haber gönderdiler "sen ashabından otuz kişi ile falan yere çık, bizden de otuz kişi çıksın, görüşünüz, eğer onlar, seni tasdik eder, sana îmanda bulunurlarsa bizde sana hep birlikte îman ederiz" diye haber göndermişlerdi, asıl maksatları ise Hz. Peygamber'e suikast etmek idi. Ben-i Nâdir'den iyilik sever bir kadın ise ensârkirâm'dan bulunan müslüman kardeşine haber göndermiş, Ben-i Nâdir'in süikastte bulunacaklarını bildirmiş, o müslüman zâtta hemen koşarak durumu Resül-i Ekrem'e bildirmişti. Artık Yüce Peygamber, ertesi günü bir askeri kuvvetle gidip Ben-i Nâdiri yirmibir gece muhafaza altında bulundurmuş, o Yahudilerin kalplerine büyük bir korku düşmüş ve kendilerine münafıkların yardım edeceklerinden ümitsiz bir hâlde kalmışlardı. Bunun üzerine Resül-i Ekrem'den barış istemişler. Peygamber Efendimiz de barışa razı olmamış, ancak, Medine-i Münevvere civarından çıkıp gitsinler diye emretmiş, onlar da buna razı olmuşlar, artık her üç ev halkı bir deveye silâhtan başka yükleyebilecekleri eşyayı yükleyip götürmek üzere anlaşma yapılmış, onların bir çokları Şam'a, Eriha'ye, Ezria'te gitmişler, iki aile fertleri de Hayber'e ve bir gurup da Hıyre'ye çıkıp gitmiştir. İşte bu hâl onlar için ilk sürgündür.

 

 

4. Bunun sebebi ise, şüphe yok ki: Onlar Allah'a ve Peygamberine karşı muhalefete kalkıştılar ve her kim Allah'a karşı muhalefete kalkışırsa artık şüphe yok ki, Allah'ın azabı pek şiddetlidir.

4.      Bu mübarek âyetler: O bir kısım Yahudilerin yurtlarından ayrılıp perişan bir hâlde etrafa dağılmış olduklarının sebebini bildiriyor. Onların CenabHak'ka ve onun Peygamberine muhalefetlerinden dolayı öyle felâketlere uğramış olduklarını gösteriyor. Ve Yüce Yaratıcının Peygamberlerini takviye buyurduğunu ve Hz. Peygamberin o gibi düşmanlarından harp yapmadan elde ettiği ganimet malarının herhangi bir çalışmaya muhtaç olmaksızın yalnız kudret sahibi yaratıcının yardım etmesi ve teşvikiyle meydana geldiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (bunun sebebi ise) O din düşmanlarının öyle dünyevî ve uhrevî azaplara uğramalarını gerektiren şey ise (şüphe yok ki: Onlar, Allah'a ve Peygamberine karşı muhalefete kalkıştılar) İslâm dinini inkâra, Resül-i Ekrem'i yalanlamaya cür'et ettiler (ve her kim Allah'a karşı muhalefete kalkışırsa). Allah'ın dinine karşı düşmanlık gösterirse (artık şüphe yok ki, Allah'ın azabı pek şiddetlidir.) öyle inkarcılar, o küfürleri sebebi ile böyle şiddetli azaplara er geç mâruz kalacaklardır.

 

 

5.  Herhangi bir Hurma ağacından ne kestiniz ise veya onu kendi kökleri üzerinde dikili bıraktınız ise hemen Allah'ın izni iledir. Ve yoldan çıkanları perişan etmesi içindir.

5. Evet.. Bütün kâinatta CenabHak'kın hüküm ve takdiri cereyan etmektedir. Büyük, küçük her şey, Allah'ın takdirine tâbidir, bir hikmete dayanmaktadır. Binaenaleyh o sürgüne gönderilen kâfirlerden her hangi birine ait olan (Herhangi bir hurma ağacından) her neyi (kesdiniz ise) onun devamına nihayet verdiniz ise (veya onu kendi kökleri üzerinde dikili bıraktınız ise) ona taarruz etmeyip hâli üzerine koydunuz ise (hemen Allah'ın izni ilerdir.) Resül-i Ekrem'ine bildirmiş olduğu emr-i   ilâhîye dayanmaktadır. (Ve yoldan çıkanları) Zelîl (perişan etmesi içindir.) Böyle bir muamele, mü'minlere karşı ilâhî yardımın tecellîsini gösterir. Dinsizlerin rezil olmalarına ve hüsrana uğramalarına vesile olur. İşte Medine-i Münevvere civarından uzaklaştırılan inkarcıların malları hakkında yapılan böyle bir muamelede İslâmiyet'in kuvvet ve üstünlüğünü göstermek, düşmanlarının da zillet ve meskenete düştüklerini ilân etmek gibi faydalara dayanmaktadır.

Rivayet olunuyor ki: O kâfirlerin hurma ağaçlarının kesilip yakılmalarına emr olunduğu zaman bâzı kimseler demişler ki: Yâ Muhammedi. -Aleyhisselâm- Sen bizi yerde bozgunculuktan yasaklar olmuşsundur, şimdi bu ağaçları kesip yakmakta ki maksat nedir? Ve müslümanların kalplerine gelmişti ki: Resül-i Ekrem'den sual edelim, bu ağaçları kesmekten dolayı bizim için bir mükâfat var mıdır? Bunu terk ettiğimizden dolayı günahkâr olur muyuz? Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil olarak bununla din düşmanlarının zelilliğe, hüsrana uğratılmış olacakları bildirilmiş, bu muamelenin hikmetine işaret buyurulmuştur.

 

 

6. Ve Allah'ın Peygamberine onlardan savaş yapmadan bir ganimet malı olarak ne verdiğine gelince siz onun üzerine ne aftan ve ne de deve'den bir şey koşturmadınız. Fakat Allah, Peygamberlerini dilediği kimselere musallat kılar ve Allah her şey üzerine hakkıyla kaadirdir.

6.       (Ve Allah'ın Peygamberine onlardan) O Benî Nâdir kabilesinden (harpsız bir ganimet malı olarak ne verdiğine gelince) bunun hükmü de, hikmeti de nazara alınmalıdır, (siz onun üzerine ne aftan ve ne de deve'den bir şey koşturmadınız) O malı elde etmek için bir savaşa atılmadınız. O mal, bir harp neticesinde, kâfirlerden alınan ganimet malı gibi değildir, onun için müslümanlarfiilen çalışmış değildirler. Binaenaleyh o mal, askerler arasında taksimi icabeden ganimet malları hükmünde bulunmamaktadır, (fakat Allah, Peygamberlerini dilediği kimselere musallat kılar) Allah'ın sünneti böyledir. Peygamberlerini dinsizlere musallat eder, o dinsizlerin kalplerine korku düşürür, o Peygamberlere harpsiz teslimiyette bulunurlar, işte Hazreti Peygamber de böyle bir muvaffakiyete nail olmuştur, (ve Allah her şey üzerine hakkıyla kaadirdir.) Din düşmanlarını bazen bir savaş neticesinde, bazen de bir savaşa lüzum görülmeksizin mağlûp ve kahreder, nitekim pek kuvvetli görülen Benî Nâdir'i de böyle bir kahra uğratmıştır.

Rivayete göre Ashab-ı kiram, böyle bir ganimet olarak Benî Nâdir'den alınan malların aralarında taksim edilmesini, Resûl-i Ekrem'den istemişlerdi, nasıl ki, Bedr Gazvesinde alınan mallar öyle taksim edilmişti. Cenab-ı Hak ise harp yapmadan elde edilen mallar ile bir harp neticesi olarak elde edilen mallar arasındaki farkı beyan buyurmuştur. Birinci kısım malların sarfı, Resül-i Ekrem'in irâdesine verilmiştir. Bu malların elde edilmesi hususunda müslümanların mesaisi bulunmadığından bunların kendi aralarında taksimi, herhalde icabetmez.

"Feyi" lügatte gölge, geri dönmek, güneş ışıklarının dik gelme vaktinden sonraki gölge demektir. Şer'an Feyi, kâfirlerden bir savaş ve üzerlerine bir hücum neticesi olmasızın alınan mallardan ibarettir.

 

 

7.    Allah'ü Teâlâ, Peygamberine ganimet olarak ne verdiyse Allah içindir ve Peygamberi içindir ve akrabaları ve yetimler ve yoksullar ve yolda kalmış kimseler içindir. Tâ ki -bu mallar- sizden zenginler arasında dolaşır bir servet olmasın ve size Peygamber ne verirse artık onu alınız ve sizi neden menettiyse hemen ona nihayet veriniz ve Allah'tan korkunuz. Şüphe yok ki: Allah, azabı şiddetli olandır.

7. Bu mübarek âyetler, Resûl-i Ekrem'in kâfirlerden harp yapmadan elde edeceği malların kimlere sarfedileceğini tâyin ediyor ve o Yüce Peygamberin verdiğine müslümanların   razı olmalarını emreyliyor. Ve o malların sırf Allah rızası için yurtlarını terk etmiş, İslâmiyet'e hizmette bulunmuş olan muhacirlere sarfedileceğini, ve diğer mü'minlerin ihtiyaçları olsa dahi o muhacirleri kendi nefislerine tercih eder bulunduklarını takdir etmek için beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Allah-ü Teâlâ, Peygamberine) Peygamberlerin sonuncusuna (ganimet olarak ne verdiyse) sava; yapmadan ganimet malı olmak üzere ne ihsan ettiyse Kureyza ve Beni Nadir gibi İslâm düşmanlarının mallarından neleri nasip buyurdu ise o mallar, bir görüşe göre altı kısma ayrılır. Bir kısmı (Allah içindir) onun takdiri ile elde edildiği için kısmen onun rızası uğrunda sarf olunur. Kâbe-i Muazzama'nın imarına vesair mabetlerin inşaat ve tamiratına harcanır. Yahut "Allah için" denilmesi bir saygı nişanesidir. (Ve) O mallar, yalnız beş kısma ayrılır, bir kısmı (Peygamber içindir) bu kısım, Resül-i Ekrem'in âhirete irtihalinden sonra, müslümanların faydasına, din âlimlerine ve bir görüşe göre İslâm ordusuna ve hudutlarının muhafazasına sarfedilir. (Ve) O malların ikinci kısmı da (yakınlarına) sarfedilir. Yâni: Resûl-i Ekrem'in akrabasından olan Benî Haşim'in ve Benî Muttalib'in mümin olan fertlerine dağıtılır, (ve) Üçüncü kısmı da (Yetimler)e verilir. Yâni: Müslümanlardan fakir bulunan erkek ve dişi yetim çocukların ihtiyaçlarına sarfedilir. (Ve) Dördüncü kısmı da (yoksullara)a yâni: Cidden fakir olan ihtiyaç sahibi müslümanlara sarfedilir. (Ve) Beşinci kısmı da (yolda kalmış kimseler içindir) yâni: Yurdundan ayrılmış, parasız kalmış, yurduna kolaylıkla dönmesi mümkün bulunmamış olan müslüman yolculara sarfedilir. Bu malların böyle sarfedilmesi, hikmet gereğidir, (tâ ki:) Bu mallar (sizden zenginler arasında dolaşır bir servet olmasın) Cahiliye döneminde olduğu gibi zenginlere verilip de onların aralarında bir iftihar ve övünmeye vesîle bulunmasın. Asıl gaye, ihtiyacı olanların ihtiyaçlarını gidermek, cemiyet fertleri arasında bir güzelce yaşama ve iyi geçinmenin devamını temin etmektir. (Ve) Ey Müslümanlar... (size Peygamber) Mal vesâireden (ne verirse artık onu alınız) o size helâldir, (ve sizi) O Yüce nebi (neden menetti ise hemen ona) men edilen şeye (nihayet veriniz) Onun yanına bir daha yaklaşmayınız. Çünkü: O Yüce Peygamber, hevadan söylemez, onun her emri, bir hikmet gereğidir, (ve Allah'tan korkunuz) Onun Peygamberinin emirlerine uyun ve yasakladığı şeyleri de terk eyleyin. (Ve şüphe yok ki Allah) O Yüce (azabı şiddetli olandır.) Onun emirlerine, yasaklarına itaatte bulunmayanlar, nihayet pek şiddetli cezalara uğrayacaklardır.

 

 

 

8.         -O mal- Muhacirler olan fakirlere de aittir ki, onlar kendi yurtlarından ve mallarından çıkarıldılar, Allah'tan bir lütuf ve rıza ararlar ve Allah'a ve Peygamberine

hizmet ederler. İşte doğru olanlar onlardır.

8.     O beş kısma ayrılacak olan mal (Muhacirler olan fakirlere aittir ki: Onlar kendi yurtlarından ve mallarından çıkarıldılar,) Mekke'deki kâfirler, o zâtları öyle yurtlarından, servetlerinden ayırıp başka yerlere gitmekte mecbur kılmışlardır. O muhterem muhacirler (Allah'tan bir lütuf) bir sevap, bir yardım (ve bir rızâ ararlar) onların arzularının gayesi İslâmiyet'e hizmettir, sevaba, Allah'ın rızâsına erişmektir, (işte doğru olanlar, onlardır.) Onların bütün fiil ve hareketleri kendilerinin ne kadar doğru, ne kadar güzel ahlâk ile vasıflanmış olduklarını göstermektedir. Din uğrunda bütün maddî varlıklarını terk etmiş olan bu mübarek muhacirlerin yüz kişiden ibaret olduğu rivayet ediliyor.

 

 

9.    Ve o kimseler ki: Onlardan evvel yurt ve îman edinmişlerdir, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı kendi kalplerinde bir ihtiyaç duymazlar, ve kendilerinde bir ihtiyaç bulunsa dahi onları kendi nefislerine tercih ederler. Ve her kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte kurtuluşa ermiş olanlar onlardır.

9. (Ve o kimseler ki:) EnsârKirâm'dan bulunan pek seçkin bir zümre ki: (Onlardan evvel) O hicret eden zâtların hicretinden önce (yurt ve îman edinmişlerdir) Medine-i Münevvere'de ikâmet etmiş, kalplerinde İslâmiyet nuru parlayıp durmakta bulunmuştur. (Kendilerine göç edip gelenleri severler) Onları din kardeşleri bilerek       haklarında sevgi ve dostluk gösterirler. (Ve onlara verilen şeylerden dolayı kendi kalplerinde bir ihtiyaç duymazlar) O muhacirlere verilen bir kısım ganimet mallarına karşı kendi içerilerinde bir eğilim hissetmezler, (ve kendilerinde bir ihtiyaç bulunsa dahi onları) o muhacir zâtları (kendi nefislerine tercih ederler) o kadar cömert bulunurlar. Ne büyük bir ahlâkî fazilet, ne kadar şanlı bir din kardeşliği. (Ve her kim nefsinin cimriliğinden korunursa) O mübarek Ensâr-ı Kiram gibi cimrilikten uzak, cömertlik hisleriyle dolu bulunursa (işte kurtuluşa ermiş olanlar, onlardır) öyle cömert zâtlar, kurtuluşa selâmet ve saadete aday bulunmuşlardır. Bir

Hâdis-i   Şerifte: Bir kulun kalbinde îman ile cimrilik ebediyen toplanmaz. Diğer bir

Hâdis-i Şerifte: Zekâtını veren, misafir kabul eden ve musibet zamanında yardım eden kimse, cimrilikten uzak bulunmuştur. İşte Ashab-ı Kiram, bu gibi vasıflara hakkıyla sahip bulunuyorlardı. Uyulması gereken ne güzel bir örnek!..

 

 

10. Ve o kimseler ki: Bunlardan sonra gelmişlerdir, derler ki: Ey Rab'bimiz!. Bizim için ve îman ile bizi geçmiş olan kardeşlerimiz için mağfiret buyur ve bizim kalplerimizde îman etmiş olanlar için bir kin bulundurma Ey Rab'bimiz!. Şüphe yok ki, sen çok esirgeyicisin, çok rahmet sahibisin.

10.        Bu mübarek âyetler: Muhterem muhacirler ile En s ar-1 Ki ram'd an sonra dünyaya gelen mü'minlerin kendi haklarında ve bütün o din kardeşleri hakkında ne kadar iyilik sever olduklarını bildiriyor. Münafıkların da kendi kâfir kardeşlerine ne kadar yalan yere va'itlerde bulunduklarını ve onların nihayet hezimete uğrayacaklarını haber veriyor. Ve kudret ve Allah'ın büyüklüğünü düşünemez olan o kâfirlerin kalplerinde mü'minlerin ne kadar büyük bir heybete sahip bulunduğunu şöylece beyan buyurmaktadır. (Ve o kimseler ki:) O mü'min zatlar ki: (Bunlardan sonra gelmişlerdir) Muhacirin-i Kiram ile EnsarKiram'dan sonra dünyaya şeref vermişlerdir, Tabiin adını almışlardı. Ve kıyamete kadar silsileleri devam edecektir. İşte bu hakikî müminler (derler ki: Ey Rab'bimiz!. bizim için ve îman ile bizi geçmiş) Bizden evvel müslüman olma şerefine erişmiş (olan) din (kardeşlerimiz için mağfiret buyur.) hepimizi de bağışla, afv ve mağfirete mazhar buyur, (ve bizim kalplerimizde îman etmiş olanlar için) bütün din kardeşlerimize karşı (bir kin bulundurma) hepsine karşı bir muhabbet ve hürmetle dolu bulunalım. (Ey Rab'bimiz!. Şüphe yok ki: Sen çok esirgeyicisin) senin acıman ve himâyeten pek büyüktür ve sen (çok rahmet sahibisin) merhametin sonsuzdur. Lütfen bu duamızı da kabul buyur.

"Bu âyet-i Kerîme, bütün AshabKlram'a karşı hürmet ve muhabbette bulunmanın vücubuna delildir. Hattâ İmam Mâlik: "Her kim Resüllâh'ın ashabından birine buğz ederse veya onlara karşı kalbinde bir kin = bir haset, bir intikam hissi galeyana gelirse onun için mü'minlere ait olan "Peyi" denilen ganimet mallarından bir hak yoktur" demiş, sonra da bu âyet-i Kerîme'yi okumuştur. Binaenaleyh bizim vazifemiz, bütün AshabKiram'a karşı muhabbet ve hürmette bulunmaktır. Onların aralarında bâzı muhalefetler görülmüş olsa da o, bir ictihad gereği bulunduğundan biz kendilerini mazur görmekle mükellefiz. Velhâsıl: Bütün müslümanların birbirine karşı böyle bir muhabbet ile, bir iyilik severlik hissî ile yoğrulmuş bulunmaları, bir İslâm terbiyesi, bir ahlâkî fazilet icabıdır.

 

 

11.    Münafıkları görmedin mi ki: Ehl-i kitaptan kâfir olmuş olan kardeşlerine derler ki: Andolsun eğer siz çıkarılırsanız, elbette biz de sizinle beraber çıkarız ve sizin aleyhinizde hiçbir kimseye ebediyen itaat etmeyiz ve eğer siz savaşa tutuşmuş olsanız elbette size yardım ederiz. Halbuki: Allah, şahadet eder ki, şüphe yok onlar elbette yalancılardır.

11.       İ^te, müminlerin güzelce ahlâk ve davranışları beyan buyuru I muştur. Münafıklara gelince Cenab-ı Hak, onların ahlâka muhalif, son derece hayret verici olan hâllerini de şöylece bildiriyor. (Nifakta bulunmuş olanları görmedin mi ki:) Görmüş gibi bilmedin mi ki: Onların hâlleri ne kadar çirkindir. Onlar (Ehl-i kitaptan kâfir olmuş olan kardeşlerine derler ki:) Yâni Benî Kureyze ve Beni Nadir Yahudilerine ki. Peygamber Efendimize karşı düşmanlıkta iştirakleri bakımından aralarında bir kardeşlik var idi, onlara söz verirler ki: (Andolsun eğer siz çıkarı I irs an iz) Yurdunuzdan başka yere nakledilirdeniz (elbette biz de sizinle beraber çıkarız.) Biz de size iştirak eder, yurdumuzdan ayrılırız. (Ve sizin aleyhinizde hiç bir kimseye ebediyen itaat etmeyiz.) Hiç bir kimsenin size karşı düşmanlığına muvafakatte bulunmayız ve sizinle beraber çıkmamıza hiç bir kimse mâni olamaz. (Ve eğer savaşa tutuşmuş olsanız) Savaş meydanına atılmış bulunsanız (elbette size yardım ederiz.) Biz de savaşa iştirak eder, size yardımda bulunuruz, (halbuki, Allah) Teâlâ Hazretleri (şahadet eder ki, şüphe yok onlar) o münafıklar (elbette yalancılardır) sözlerinde durmazlar, vâ'itlerine riâyette bulunmaz, lâkırdıları hakikate muhaliftir.

 

 

12.    Andolsun ki, eğer çıkarılmış olsalar, onlar ile beraber çıkmazlar ve eğer savaşa tutuşmuş olsalar onlara yardım etmezler ve şayet onlara yardım etmiş olsalar elbette arkalarına dönüverirler, sonra yardım olunmazlar.

12.    (Andolsun ki: Eğer) Beni Nâdir emsali (çıkarılmış olsalar) yurtlarından uzaklaştırılacak bulunsalar, o münafıklar (onlar ile beraber çıkmazlar. Ve eğer) o Yahudiler (savaşa tutuşacak olsalar) o münafıklar (onlara yardım etmezler) beraber kaçarlar, (ve şayet onlara yardım etmiş olsalar) Onlar ile beraber savaşa atılsalar (elbette) hepsi de mağlûp olur (arkalarına dönüverirler) hepsi de korkar kaçarlar, (sonra yardım olunmazlar) Hiç bir vakitte bir yardıma nail olamazlar. Nitekim de bilâhare Yahudilerin ve münafıkların bu mağlûbiyet hâlleri tahakkuk etmiştir. Bu da gaybe, istikbâle ait bir haber idi ki. Peygamberimizin nübüvvetine ait büyük delillerden biri bulunmuştur.

 

 

13.  Elbette siz onları yüreklerinde korkuca Allah'tan daha şiddetlisiniz. Bunun sebebi ise çünkü, onlar şüphe yok, anlamaz bir kavimdirler.

13.       Onların yardıma erişememelerinin sebebine gelince (Elbette siz) Ev müminler!, (onların) O Yahudiler ile onlara yardım etmek isteyenlerin (yüreklerinde korkuca) dehşet, ve heybet itibari ile hüzün ve ızdırab itibarı ile (Allah'tan daha şiddetlisiniz) onlar sizden daha ziyade korkarlar, (bunun) Böyle mü'minlerden daha ziyade korkmalarının, bu pek garip haleti ruhiyelerinin (sebebi ise çünkü onlar) o kâfirler (şüphe yok ki anlamaz kavimdirler) onlar Hak Teâlâ'nın kudret ve büyüklüğünü düşünüp takdîr edemezler, o Yüce Yaratıcının azabını düşünüp uyanmazlar. Yalnız müminlerin kuvvet ve kudretini görür, onlardan korkar, onlara karşı savaşa atılmadan kaçınırlar.

 

 

14.  Sizinle toplanmış olarak savaşta bulunamazlar, ancak müs-tahkem kasabalarda veya duvarların arkasından -savaşta buluna-bilirler-. Kendi aralarındaki savaştan ise pek şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın, halbuki onların kalpleri dağınıktır. Bunun sebebi ise şüphe yok ki: Onlar aklını kullanmayan bir kavimdirler.

14. Bu mübarek âyetler, akıllıca düşünmez olan kâfirlerin ve münafıkların mü'minlere karşı ancak karalarına ve duvarların arkalarına sığınarak savaşa cür'et edebileceklerini, kendi aralarında ise şiddetli çarpışmalarda bulunduklarını ve toplu sanıldıkları hâlde kalplerinde büyük bir ayrılık bulunduğunu bildiriyor. Onların da kendilerinden biraz evvelki kâfir kavimler gibi kendi kötü hâllerinin cezasını göreceklerini ihtar ediyor. Onların hâllerini insana kâfir ol diyen, kâfir olunca da ben senden       beriyim diyerek Allah'tan korktuğunu söyleyen şeytanın hâline benzetmektedir. Artık o kâfirlerin de, münafıkların da zulmlerinin bir cezası olmak üzere cehennem azabına ebediyyen mâruz kalacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: O Yahudiler ile münafıklar (sizinle toplanmış olarak savaşta bulunamazlar.) müslümanlara karşı birleşerek harp meydanına anlamazlar. (Ancak müstahkem kasabalarda) Surlar ile. Hendekler ile çevrilmiş köylerde (veya duvarların arkasından) savaşta bulunabilirler. Müslümanlara karşı böyle bir korku içinde yaşarlar, (kendi aralarındaki savaştan ise pek şiddetlidir.) Vakit vakit birbiri ile savaşta bulunurlar. Hadd-i zâtında orduları, kuvvetleri vardır. Fakat onların müslümanlara karşı saldıramamalarının sebebi evvelâ: Onların kalplerine CenabHak'kın bir korku düşürmüş olmasıdır, ikinci olarak da onların birbirleriyle samimî surette müttefik olmayıp aralarındaki ihtilâf ve ayrılığın bulunmasıdır. Binaenaleyh bu âyet-i Kerîme de işaret vardır ki: Bir içtimai topluluk arasında ciddî, bir ittifak, bir iş birliği bulunmayınca arzularını yerine getirmeğe muvaffak olamazlar. Zayıf bir vaziyette bulunmuş olurlar. (Sen onları toplu sanırsın) Ey Yüce Resul!. Onlar görünüşe nazaran müttefik sanılır. (Halbuki onların kalpleri dağınıktır.) Onların aralarında bir kin, bir düşmanlık bir rekabet vardır. (Bunun) Böyle ayrı düşmelerinin (sebebi ise, şüphe yok ki, onlar akıllıca düşünemez bir kavimdirler) işte bu sebepten dolayıdır ki: Kendi fâidelerini düşünemiyorlar. Küfür içinde yaşıyorlar, birbirleri ile de kalben düşman vaziyetinde bulunuyorlar.

 

 

15. Onlar, kendilerinden biraz zaman evvel işlerinin vebalini tatmış kimseler gibidirler ve kendileri için pek elemli bir azap vardır.

15.      (Onlar) O Benî Nâdir kabilesi (kendilerinden biraz evvel işlerinin) kötü itikat ve hareketlerinin (vebalini) cezasını (tatmış kimseler) yâni: Bedr ehli veya Kayınıka' Yahudileri (gibidirler) bunlar da onların âkibetlerine uğrayacaklardır, (ve kendileri için pek elemli bir azap vardır.) Bunu da âhirette göreceklerdir ki, bunun dehşeti düşüncelerin üstündedir.

Deniliyor ki: Kaynuka' Yahudileri, Medine-i Münevvere'nin etrafında ikâmet ediyorlardı, Resül-i Ekrem Sallâlâhü Aleyhivessellem ile aralarında bir anlaşma var idi, sonra isyancı bir vaziyet aldılar. Peygamber Efendimiz, Bedr Gazvesini müteakip kendilerine ilâhî azabı ihtar ederek bir nasihatte bulunmuştu. Onlar ise: "sen bizi harp usulüne dair bilgileri olmayan Kureyş kabileleri gibi mi sanıyorsun? Eğer bizimle savaşta bulunur isen nasıl kimseler olduğumuzu anlarsın" diye böbürlenmişlerdi. Sonra da bir müslüman kadınına musallat olarak yüzünün açılması için eteğine basarak avret mahallinin açılmasına sebebiyet vermişlerdi. Bunun üzerine sahabe-i Kiramdan bir zât, o terbiyesizlik yapan Yahudi'yi öldürmüş, müslümanlar ile aralarındaki antlaşma bozulmuş, Allah'ın emri üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, onların üzerlerine, yürümüş, onları karalarından çıkarmış, öldürülmemelerini Peygamber Efendimizden rica etmişler ve Medine-i Münevvere civarından çıkıp gitmelerine razı olmuşlardı. Peygamber Efendimiz de buna müsaade buyurmuş, öyle kendi arzuları ile çıkıp gitmişlerdi, işte bu Benî Kaynuka' Yahudileri, Beni Nâdir'den daha kuvvetli oldukları hâlde böyle bir kahra uğramışlardı. Artık Benî Nâdir de böyle bir âkibete uğratılamaz mı? Diye kendilerine tenbîh buyurmuştur.

16. Şeytanın meseli gibi ki: Vakti ile insana kâfir o dedi, vaktaki kâfir oldu, dedi ki: Şüphe yok ben senden uzağım. Muhakkak ki:Ben âlemlerin Rab'binden korkarım.

16. Ve münafıkların meseli (Şeytanın meseli gibi) dir (ki: Vakti ile insana) bir takım şahıslara (kâfir ol dedi) onlardan her birini saptırarak küfre düşürdü (Vakta ki) o insana (kâfir ol dedi) onlardan her birini saptırarak küfre düşürdü (Vakta ki) o insan (kâfir oldu) bilâhare kıyamet vuk'u bulunca o şeytan (dedi ki:) yâni: Korkup diyecektir ki: (Şüphe yok ki: Ben senden uzağım) Benim seninle bir alâkam yoktur, (muhakkak ki, ben âlemlerin Rab'binden korkarım) sizin azabınıza benim de düşürüleceğimi düşünerek titrerim, işte münafıkların hâli de böyledir. Müslümanların aleyhine Yahudileri ve s ai reyi tahrik ederler, onlar ile beraber olduklarını iddia ederler, sonra o aldattıkları kimselerin başlarına bir felâket gelince onlardan kaçınırlar, onlar ile beraber olmadıklarını iddiaya cüret gösterirler.

 

 

17. Artık onların akibetleri, muhakkak ki: Ateşte, onun içinde ebedî kalıcılar olmaktan ibaret oldu ve işte bu da zâlimleri cezasıdır.

17.    (Artık onların akıbetleri) O aldatanların ve aldananların âhiretteki cezaları (muhakkak ki: Ateşte) Cehennemde (onun içinde ebedî kalıcılar olmaktan ibaret oldu.) onlar bu âkibete mahkumdurlar, (ve işte bu da) Böyle cehennem ateşi içinde kalmakta (zalimlerin cezasıdır.) Evet.. Öyle mutlak mânâda küfür ve münafıklık içinde yaşamak sureti ile nefislerine zulmetmiş olanlar, nihayet böyle şiddetli ve daimî bir azaba uğratılacaklardır. Binaenaleyh böyle kâfirce, münafıkça hâllerden son derece kaçınılmalıdır.

 

 

18.       Ey îman etmiş olanlar... Allah'tan korkunuz ve her nefs, yarın için ne takdim etmiş olduğuna baksın ve Allah'tan korkunuz. Şüphe yok ki: Allah, ne yapar olduğunuzdan haberdardır.

18.      Bu mübarek âyetler, mü'minlere her şeyden hakkıyla haberdar olan Allah-ü Teâlâ'dan korkmalarını ve istikbâllerini düşünmelerini tavsiye buyuruyor. Cenab-ı Hakk'ı unutmuş, o yüzden kendi nefislerini de unutarak günaha düşmüş kimseler gibi olmamayı emrediyor. Cehennem ehli ile Cennet ehlinin eşit olmadıklarını, kurtuluş ve selâmete aday olanların Cennet ehlinden ibaret bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey îman etmiş olanlar.) Ey mukaddes İslâm dinine girmiş bulunanlar!. (Allah'tan korkunuz) Onun bütün emrlerine, yasaklarına riâyette bulunun (ve her nefis, yarın için ne takdim etmiş olduğuna baksın) her kul, âhiret âlemi için ne gibi amellerde bulunduğunu dikkate alsın, kendisi için faydalı olacak şeyleri hazırlasın. (Ve Allah'tan korkunuz) Evet.. O Yüce Yaratıcının kudret ve büyüklüğünü düşünerek tir tir titreyiniz, O'nun dînine muhalif hareketlerde bulunmayınız. Çünki: (Allah ne yaptığınızdan haberdardır) Sizi o yapacak olduğunuz şeylere göre mükâfat veya mücazata uğratacaktır. Artık güzel, meşru şeyleri yapmaya devam ediniz, çirkin, gayr-i meşru şeylerden kaçınınız.

 

 

19. Ve o kimseler gibi olmayınız ki, Allah'ı unuttular da artık -Allah- onlara kendi nefislerini de unutturdu, işte yoldan çıkanlar, onlardır.

19.   (Ve) Ey müminler!, (o kimseler gibi olmayınız ki,) Onlar (Allah'ı unuttular da) O Yüce Yaratıcı'nın hukukuna riâyeti, kulluk vazifelerine devamı terkettiler de (artık) Allah-ü Teâlâ da (onlara kendi nefislerini de unutturdu) kendi şahıslarının zararına çalışır oldular, kendi fâidelerini temin edecek, kendilerini kıyamet gününün felâketlerinden kurtaracak olan sâlih amellerden nasipsiz bir hâlde kaldılar. (İşte fâsık olanlar) Tamamı ile günah ve isyana düşmüş bulunanlar, onlardır. O kulluk vazifelerini terketmiş, kendilerini pek büyük bir tehlikeye mâruz bırakmış olan gafil kimselerdir.

 

 

20. Ateş ashabı ile cennet ashabı eşit olamaz. Cennet ashabı ki: Onlar, muratlarına ermiş olanlardır.

20.    (Ateş ashabı ile) Kendi kötü amellerinden dolayı cehennem ateşine lâyık bulunanlar ile (cennet ashabı) kendi temiz inançlarından, samimi amellerinden dolayı cennet nimetlerine aday bulunan zatlar, (eşit olamaz) aralarında hiç bir şekilde bir beraberlik, bir derecede olması düşünülemez. Çünkü: Ateş ashabı, Cehennemde yanıp yakılacaklardır. Evet.. (Cennet ashabı ki: Onlar muratlarına ermiş olanlardır) Artık cehennemde azap görecek kimseler, o mesut, makbul zatlar ile beraber olabilirler mi? Binaenaleyh öyle bir selâmet ve saadete ermek isteyenler, Allah'ın dinine muhalif hareketleri terk etmelidirler, hakikî istikbâllerini düşünmelidirler, gafletten uyanarak uyanık bir hâlde yaşamaya çalışmalıdırlar. İşte bu mübarek âyet, insanlığa böyle bir uyarıda bulunmaktadır.

 

 

21.    Eğer bu Kur'anı bir dağ üzerine indirmiş olsa idik elbette onu Allah'ın korkusundan baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün ve biz o misâlleri insanlar için veriyoruz, tâ ki, düşünüversinler.

21.      Bu mübarek âyetler, Kur'an-ı Kerim'in ne kadar büyük tesire sahip bir İlâhî Kitap olduğunu bildiriyor. Allâh-ü Teâlâ'nın birliğini, ilminin büyüklüğünü, rahmet ve lütfunun son derece geni; olduğunu haber veriyor. O ortak ve benzerden uzak olan kerem sahibi Mabudun pek mukaddes ve pek güzel isimlerinden bir kısmını beyan buyurmaktadır.         Şöyle ki: (Eğer ve Kur'an-ı) bir nice vâ'd ve tehdidi içeren bu mukaddes kitap (bir dağ üzerine indİrmiş olsa idik) yâni: Dağa bir akıl, bir anlayış kabiliyeti bir mükellefiyet verip de kendisini Kur'anî hitablara mazhar kılsa idik (elbette) Ey Yüce Resul!. Sen (onu) o dağı (Allah korkusundan baş eğmiş) pek alçak gönüllü bir vaziyet almış ve pek ziyade bir korku ve dehşet içinde kalarak (parça, parça olmuş görürdün) işte Kur'an'ı Kerîm'in yüce hitapları haddizatında böyle tesirlidir. (Ve biz o misalleri) Kur'an'da bir çok âyetler ile bildirilen ve birer uyanma vesilesi olan temsilleri, tesbîhler (insanlar için veriyoruz.) bir çok şekiller, münâsebetler ile beyan buyuruyoruz. (tâ ki) İnsanlar (düşünüversinler) bunları nazar-ı dikkate alarak uyanık bir kalbe, temiz bir itikada sahip bulunsunlar.

Bu yüce beyanlar, insanlık hakkında ne büyük birer öğüttü, birer uyanma vesilesidir. Bunlardan istifâdeye çalışmayanlar ise nankörlükte bulunmuş, haklarında tecellî eden ilâhî rahmet eserlerinden istifâde etmemiş kimselerdir. Binaenaleyh bu Kur'anî beyanlar o gibi kimseler hakkında bir kınamayı içermektedir, onların kalplerinin dağlardan, taşlardan daha katı olduğuna işaret etmektedir.

 

 

 

22.  O, o Allah'tır ki: Ondan başka Allah yoktur. O, gizli olanı da aşirkâre olanı da bilendir. O, Rahmandır, rahimdir.

22.  Evet.. (O) Kur'an-ı Kerim'i inzal eden âlemlerin Rabbi (o Allah'tır ki. Ondan başka ilâh yoktur.) Yaratıcılık, Mâbudluk yalnız O'na mahsustur. O eş ve benzerden münezzehtir. (O) Kudret sahibi Yaratıcı (gizli olanı da, aşikâre olanı da bilendir.) O'nun mukaddes ilmine göre açık olan şeyler ile sır kabilinden olan şeyler aynıdır. Bugün mevcut olanları bildiği gibi bilâhare vücuda gelecek olanları da tamamen bilir. (O) ilim ve hikmet sahibi olan Yüce Yaratıcı (Rahmandır) pek geniş bir rahmet sahibidir ve (Rahimdir) pek merhametlidir, kullarını esirgeyicidir, lütuf ve ihsanı evrenseldir.

 

 

23.      O, o Allah'tır ki: Kendisinden başka hiç bir mabut yoktur. Hükümran olan, mukaddes olan, selâmet veren, emniyet ihsan eden, gözeten her dilediğine galip olan, dilediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi bulunmayan ancak O'dur. Allah, ortak koştukları şeylerden münezzehtir.

23. Evet.. Şüphe yok ki (O) Rahman ve rahîm olan Kerem Sahibi Yaratıcı (o Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir mabut yoktur) bütün mahlükatın ibâdet ve taatine lâyık olan, ancak O'nun yüce zâtıdır. Bu pek mühim bir hakikattir ki, tekrar beyan buyurulması, halkın uyanmasına vesîle olacağı için bir hikmet gereğidir. Bütün bu kâinatta (hükümran olan) O Yüce Yaratıcıdır O bütün eşyaya sahiptir, bütün mahlûkat, O'nun hâkimiyeti altındadır. Ve (mukaddes olan) O'dur. O'nun Yüce zâtı, bütün noksanlardan münezzehtir, uzaktır ve (selâmet veren) O'dur. Bütün mü'minleri selâmete erdiren O'dur. O'nun Yüce zâtı da her türlü noksanlıklardan âfetlerden selâmette bulunmaktadır. Ve (Emniyet ihsan eden) O'dur. Kulları hakkında zulmü asla düşünülmeyen ve kendisine îman edenleri cehennem azabından emîn bulunduran o Yüce Yaratıcıdır. Ve kulları hakkında (murakip olan) O'dur. Kullarını gözeten, muhafaza eden, onların amellerini müşahede buyuran ancak O Kerem Sahibi Yaratıcıdır. Ve (Her dilediğine galip olan) O'dur. Bütün kâinat, O'nun galibiyet ve kahrı altında bulunmaktadır. Ve O âlemlerin Rabbi (dilediğini cebren vareden) bir hikmet sahibi yaratıcıdır. O'nun ezelî irâdesine hiçbir şey mâni olamaz ve mahlükatının hâllerini ıslâh eden, noksanlarını tamamlayan da, ancak O'dur ve (büyüklükte eşi     olmayandır.) her türlü ihtiyaçtan berî, ve her türlü büyüklüğüne, yüceliğe sahip olan, ancak o Kâinatın Yaratıcısıdır. İşte bu gibi pek yüce ulvî sıfatlara sahip olan (Allah) O celâl sahibi Mâbud, bir takım zındıkların Yüce zâtına (ortak koştukları şeylerden münezzehtir.) göklerde ve yerlerde hiçbir şey bulunamaz ki, o ezeli Yaratıcıya ortak ve benzer olabilsin. Hepsini de yoktan vareden O'dur, hepsi de Onun birer mahlûku bulunmaktadır.

 

 

24. O, yaratıcı, var edici, eşyaya şekil verici olan Allah - ü Teâlâ'dır. O'nun için pek güzel isimler vardır. O'nun için göklerde ve yerde ne varsa teşbih eder ve azîz, hakîm olan, O'dur.

24.(0) Ortak ve benzerden münezzeh olan Yüce Allah (yaratıcı) yâni her şeyi hikmetinin gereğine göre yoktan var edici olan ve her şeyi (vücuda çıkarıcı) yâni: Bütün mahlûkatı vücuda getirip ortaya çıkaran veya eşyayı muhtelif şekiller ile birbirinden farklı bir hâlde bulunduran ve (eşyaya şekil verici olan) yâni; Kendi ilâhî iradesiyle eşyaya muhtelif suretler, şekiller, renkler, özellikler veren ancak (Allâh-ü Teâlâ'dır) bütün bu çeşitli mahlûklar o Yüce Yaratıcının varlığına, kudret ve büyüklüğüne birer şahittir. (O'nun için en güzel isimler vardır.) O Yüce Mabudun ilâhlil; zatını vasıflandıran bir nice mukaddes, esmay-i hüsnası vardır ki, sayısı ancak yüce zâtı bilir. Bu mübarek isimlerden doksan dokuzu bir hadîs-i Şerif ile beyan buyurulmuştur. (O'nun için) O Yüce Yaratıcı hakkında (göklerde ve yerde ne varsa) bütün o mahlûkat (tesbîh eder) O'nun bütün noksanlardan münezzeh olduğunu söz ve halleriyle zikrederler, o ezeli yaratıcının kudret ve azametine işaret ve, şahadet ederler, (ve Azîz) Olan, her şeye galip olup mağlûbiyetten uzak bulunan, düşmanlarından intikamı pek şiddetli olan ve, (Hâkim olan) bütün kâinatta ki işleri birer hikmet ve maslahata dayanmış olup Yüce zâtı ilim ve kudret gibi her türlü mükemmellikleri içine alan ancak (O'dur) O Yüce Yaratıcıdır. Buna inancımız tamdır..  

mukaddes ilâhî isimlerin feyziyle kalplerimizi aydınlatarak büyük bir ferahlığa nail buyurmasın), kerîm, rahîm olan Yüce Mabudumuzdan niyaz ederiz. Dua ve niyazımızı lütfen kabul buyur Yarabbel Alemin!.

Saat  
   
Facebook beğen  
   
Reklam  
   
Ayet  
  Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizin önündesin. Kalktığın zaman Rabbini hamd ile tesbih et.
( Tur suresi 48. ayet)
 
Hadis  
  Çok kaygı çekme, mukadder olan olur, takdir olunan rızkında sana gelir.  
 
  Gel aldanma bu dünyaya sonu viran olur birgün. Senin kurduğun bu demler elbet yalan olur birgün. Hangi güzel yüz ki toprak olmadı, hangi ceylan göz ki yere akmadı.  
ziyaretçi 82105 ziyaretçi (183258 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=